Dünya bensiz de dönüyormuş…

1987 yılında üniversiteyi kazanıp eğitim amacıyla Bursa’ya gitmeden önce ailemden ve evimden hiç ayrılmamıştım. O güne kadar ne gurbet ne de memleket ve aile özlemi konusunda hiçbir fikrim yoktu. Hatta o güne kadar tek seferde en fazla yaptığım araç yolculuğu iki yüz kilometreyi bulmazdı. Üniversiteye kayıt için Bursa’ya gitmek üzere otobüs terminaline gidip bilet aldığım sırada satışı yapan bayan görevliye yolculuk ne kadar sürer diye sorduğumda aldığım 12 ya da 14 saat cevabına epey takılmıştım. Bir aracın içinde 12 saat nasıl durulur diye düşünmüştüm. Hatta içimden ‘’ben otobüse binince en fazla üç saate varır’’ diye de geçirmiştim. Öyle ya, hayatında en fazla tek seferde iki saat yol giden biri için o kadar yolu tek seferde yapmak bana bayağı ilginç gelmişti. Hatta keyifli bile olacağını da hayal etmiştim.
Olayın hiç de öyle olmadığını, araçların saatlerce yolda gittiğini ve gidilen her dakika yolun sizi memleketinizden, sevdiklerinizden, anılarınızdan nasıl uzaklaştırdığını fark etmem çok da uzun sürmedi. O yıllarda otobüsler ve yollar şimdiki gibi muntazam değildi. Otobüs içinde sigara içiliyor, sigara kokusunu bastırması için bir parfüm sıkılıyor, ikisinin karışımı koltuklara sinen koku garip bir şeker tadı veriyordu bana. Az biraz da şoförlüğüm olduğu için mutlaka en ön koltuklardan bilet alıyordum. Gözümü hiç yoldan ayırmıyor, bir yandan da sürekli kaptanı izliyordum. Kaptan kriz falan geçirir ya da uyursa direksiyona müdahale etme düşüncesi hep vardı bende.
Yolculuk hikayelerimin konusu başka yazılarımda olacak ama bugün yokluğumun nasıl fark edilmediğini ve beni nasıl hayal kırıklığına uğrattığını anlatacağım.
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi ve diğer fakülteleri için 1987 yılında okulun eğitim ve öğretime başlama tarihi 1 Ekim 1987 olarak açıklanmıştı. 1 Ekim o yıl Perşembe gününe denk geliyordu. Ben de herhalde anılan Perşembe okul açılacak, Perşembe Cuma da tanışma, kim hangi ilden hangi okuldan geldi, pazartesi de dersler başlar diye düşünüp, 1 Ekimden bir gün önce kalacağım yurda yerleştim. Daha tecrübeli olanlar 1 Ekimde resmi tören olacağını, 2 Ekimde ders olmayacağını, 5 Ekim Pazartesi günü derslerin başlayacağını söylediler. Ben de benim gibi erkenden gelen birkaç arkadaşla tanışıp o birkaç boş günü değerlendirdim. Hiçbir işle uğraşmadan, oyalanacak bir meşgale olmadan gezmek çok sıkıcı geldi bana. Aile ve memleket özlemimi daha da arttırdı.
5 Ekim Pazartesi günü ilk ders başladı. Ama ne başlama? 12 Eylül’ün sağlık bakanı Prof. Dr. Kaya Kılıçturgay kurmay heyeti (!) ile amfiye girdi. Arkasında 6 tane asistan bir ordu nizamı ile hareket ederek hemen amfi içerisinde duvar kenarlarına yerleştiler. Hoca tahtaya kendi adını yazdı. Ve ilk ders başladı !!! Ben tabii lise gibi hoca gelecek, adın ne oğlum diyecek, nerden geliyorsun diyecek, ben de Adana diye gururla kendimi tanıtacağım. Bütün herkes kendini ve memleketini tanıtacak ve genel işleyiş ile ilgili bilgiler verilecek! Oysa kimse kimsenin umurunda değildi !!!
Derslere hızlıca bir giriş yaptık ama kafam hep memlekette ve ailemdeydi. Şimdi bensiz sokaklarımız ıssız ve neşesiz kaldı, kardeşlerim, annem, babam yemeden içmeden kesildi, arkadaşlarım benim yokluğumda oyunlardan, filmlerden, tatillerden zevk alamaz oldular sanıyordum. Yurtta bulunan mescitte namazlarımı aksatmamaya çalışıyor, her namaz sonrası özlemden gözlerim yaşla doluyordu. Benim bu her namaz sonrası döktüğüm gözyaşları mescidi kullanan diğer öğrencilerde müthiş bir saygı yaratıyordu: Adam, Allah Aşkından her namaz sonrası nasıl ağlıyor diye içten içe bana imreniyorlardı! Oysa ben hasretten ağlıyor ve bir an önce bu gurbetten kurtulmak için Allah’a yalvarırken dayanamayıp gözlerimden yaşlar akıyordu.
1987 yılının 29 Ekim günü perşembeye denk gelmişti. Çarşamba yarım gün mesai. Cuma da dersler asılırsa yaklaşık beş gün tatil oluyordu. Bursa’ya gelelim 22 gün olmuştu ve ben hasretten yanıp tutuşuyordum. Rahmetli babamın da onayı ile bu tatili değerlendirmek istedim. Otobüse akşamdan atlayıp 28 Ekim sabah namazı Adana’ya geldim. Babam ana cadde kenarında köy otobüslerinden gelen süzme ayranları alıp toptan satardı. O yüzden daha gün ağarmadan cadde kenarındaki kaldırımda beklemeye başlardı. Eve geldiğimde annem uyanık, kardeşlerim uyuyordu. Onlar uyanıp kahvaltı hazırlanana kadar babamın yanına gittim. Babamla da sarılıp hasret giderdikten sonra yol kenarında onunla birlikte beklemeye başladım. Saatler ilerledikçe işlerine gitmek için insanlar cadde kenarına gelmeye, saati ve servisi gelenler servis araçlarına binip gitmeye başladılar. O sırada köyden çok iyi tanıdığım biri de işine gitmek için kaldırımda yürüyerek yanımdan geçti. Sadece selam verdi bana. Oysa ben tam 22 gündür(!!!) yoktum. Durmasını, neredesin kaç gündür, görünmüyorsun demesini bekledim. Oysa hiç istifini bile bozmadan yanımdan öylece çekti gitti. O an anladım ki benim gurbette olmam ailem dışında kimsenin umurunda değildi. Ne sokaklar bensiz sessizliğe bürünmüştü, ne oyunlar tadını kaybetmişti, ne de ben yokum diye kimsenin iştahı kaçmıştı.
Dönüş yolunda ben de benim yokluğumu hissetmeyenleri özlememeye karar vermiştim. Ve bir şeyler başaracaksam bu sadece benim ve ailemin çabası ile olacaktı. O gün bu gündür askere giden, gurbete çalışmaya giden kimi görsem bu duygulara kapılacaklarını düşünürüm…

372 total views, 3 views today

Bir cevap yazın