Peşin iki tokat

İlkokul üçüncü sınıfa kadar köy ilkokulunda okudum. Dördüncü sınıfa geçince Adana’ya göç ettik ve geri kalan eğitim hayatımı orada devam ettirdim. Göç ile beraber tanıdığım, alıştığım bildiğim ortamlardan daha farklı bir ortama uyum sağlamam gerekiyordu. Tahmin edersiniz ki hiç de kolay olmadı. En basitinden giydiğim önlük bile farklı idi. Köyde uzun etekli sayılabilecek önlük giymek normal iken şehirde erkeler kısa, kızlar uzun etekli siyah önlük giyiyorlardı. Ekonomik durum da pek iç açıcı olmadığından yeni önlük almak mümkün değildi. Şehirdeki öğrencilerin giyimleri farklı olduğu gibi konuşmaları da bana göre biraz farklı idi.

Serin sularında yüzdüğüm, kızgın kumlarında güneşlendiğim, çamurlu tarlalarında çeşit çeşit meyvelerini afiyetle yediğim, peşinden koştuğum ineklerimiz bile köyde kalmıştı. Köy buram buram burnumda tütüyor her fırsatta köyde olmak, tekrar doğduğum topraklarda kendimi özgürce oynarken hayal ediyordum. Bu hayaller derslere olan ilgimi sınırlıyor, benden daha bilgili olduklarını düşündüğüm şehirli çocukları ile iletişim kurmamı güçleştiriyordu. Üstüne üstlük aynı dönemde babam ağır bir trafik kazası geçiriyor, annem yüz felci oluyor, kız kardeşim ise sıtmaya yakalanıyordu. Bütün bu aksilikler aynı döneme gelince para pul suyunu çekiyor, büyükşehir bizim için yaşanılmaz bir hal alıyordu.
Bütün bu sorunlarla uğraşırken derslere çalışmam, akranlarıma bilgi olarak yetişmem de mümkün olmuyordu. Çantam annemim öğrenciliğinden kalma tahtadan küçük bir bavula benziyordu. Kilit sistemi bozuk olduğundan sık sık kendi kendine açılıyor, zaten derleme toplama olan defter-kitaplar ortalığa dökülüyordu. Sınıf arkadaşlarım eski ve etekli önlüğüm ile her gün dalga geçiyor, okula hiç olmayan sevgimi nefrete dönüştürüyordu.
Öğretmenimiz de epey sinirliydi. Verilen ödevleri yapmayan öğrencileri mutlaka iki tokat ile ödüllendiriyordu! Bu sistemde en büyük ödülleri de ben alıyordum. Her sabah iki tokat (!) bir süre sonra hoşuma gitmeye başladı. Çünkü zaten sorunlarla uğraşamayacak kadar karmaşık kafam ödeve vakit ayıramıyor ve verilen ödevleri de anlamıyordum. Yapmak da istemiyordum.
Öğretmenimiz her sabah ödev kontrolünü mutlaka yapıyordu. O dönemde ben hiçbir ödevi yapmadım. Bir süre sonra öğretmen derse giriyor, günaydın çocuklar diyor, kimse oturmadan yanıma geliyor, bana iki tokatı peşin patlatıyor, sonra kontrole başlıyordu. Ödev kontrolü esnasında yapmayan ya da eksik yapan arkadaşlarımda nasipleniyordu tokattan. Ben dayağı peşin yiyordum ama, sonra da bana akşama kadar hiçbir şey sormuyordu öğretmenimiz. Öğretmen sınıfa bir soru sordu, aman cevap vereyim, derse katılayım gibi bir derdim olmuyordu. Bu durum benim de işime gelmeye başladı. Her sabah iki tokat peşin olarak yiyordum ve o gün hiçbir sorumluluğum kalmıyordu.

Bir ay kadar süre geçtikten sonra öğretmen bizlere yarın yazılı yapacağım, herkes yazılı kağıtlarını getirsin dedi. Ben o güne kadar “yazılı sınav’’ ne demek hiç bilmiyordum. Ders çıkışı sınıf arkadaşlarıma sordum, yazılı ne demek diye. Onlar da bana bakkaldan mektup kağıdı almamı ve yarın göreceğimi söylediler. Gittim bakkalda satılan mektup kağıdından bir tane aldım ve yazılı günü sınıfa girdik. Öğretmen herkes kağıda adını soyadını numarasını yazsın dedi. Sonra yazın: Sorular bir Akdeniz’in Bağları, iki Karadeniz’in Dağları, Orta Anadolu’nun Akarsuları diye soruları yazdırmaya başladı. Sorular bitince cevaplar, kimse kimseye bakmasın dedi. Ben o gün için bu sorulara cevap yazılacağını hiç bilmiyordum. O kadar ki, benim yazılı kağıdım adeta bir asker mektubu gibi idi. Hani sol üst köşeye isim-soy isim-numara yazılır, ortaya büyük harflerle sorula denir, sonra alt satıra geçilir ve soru bir denir. Oysa benimki Uğur Ünaldı,148, 4-b,sorular, bir…diye adeta mektup gibi gidiyor.
Sorulara cevap yazmadım tabii ki. Birkaç gün sonra öğretmenimiz sonuçları okudu. Ben doğal olarak sıfır almıştım. Merak edip sınıf arkadaşlarımdan konuşabildiklerime sorunca soruların yanıtlanması gerektiğini öğrendim. Tamam diye düşündüm, bir daha yapılacak yazılıda soruları cevaplamaya karar verdim. Bu arada her sabah iki tokat da devam ediyordu tabii..
Bir süre daha geçtikten sonra öğretmen yine yazılı dedi. Ben de bu kez her soruya cevap vereyim de düşük not almayayım diye hazırlıklara başladım. Önce kendime küçük bir defter aldım. Defterin sayfalarına küçük küçük hatırlatıcı notlar yazdım. Defteri cebime koyup yazılı günün gelmesini bekledim. Beklen gün geldi. Küçük defterimi çıkarıp, yazılı kağıdımın yanına koydum. Öğretmen yine sorularını sıraladı. Tabii tüm sorular için küçük notlarım yanımda idi. Yazılı başladı. Öğretmen direkt olarak yanıma geldi, küçük not defterimi eline aldı. Ben tabii takdir bekliyorum, bakın arkadaşınız ne güzel hazırlanmış, benim ne soracağımı tahmin etmiş ve küçük notlar almış diye beni övecek zannettim!!! Oysa sertçe benim ayağa kalkmamı ve tahtaya çıkmamı istedi. Tahtaya çıkınca da ek olarak iki tokat daha yedim. Yazılı boyunca tahtanın önünde tek ayakta bekledim. Bir türlü olanlara anlam veremiyordum: Sorulara cevap yazmayınca sıfır almıştım, eksiksiz yazmak için hazırlanınca da ekstra iki tokat daha yemiştim ve tüm yazılı sınav boyunca kara tahta önünde tek ayak üstünde bekletilmiştim!
Birkaç hafta neden dayak yediğimi anlamdan geçti. O yılları hatırlayanlar sanırım Micheal London ve Melissa Gilbert’in başrollerini paylaştığı “Küçük Ev’’ dizisini de hatırlayacaktır. O dizide başrolleri oynayan, oldukça çalışkan ve her alanda başarılı bir kız olan Laura (lora İngıls) vardı. Dizinin bir bölümünde, kasabada marketçilik yapan bir babanın kızı, bizim Lora’yı aldığı başarılı notlar ile geride bırakıyordu. Bölümün sonuna doğru bu fettan kızın başarısının altında aslında kopya olduğu ortaya çıkıyordu. Ve o bölümün adı da ‘’Kopya’’ idi.
Ben o gün o diziyi izlemesem, takdir beklediğim halde neden iki tokat yiyip, yazılı imtihan boyunca karatahtanın önünde tek ayak üzerinde bekletildiğimi ve yaptığım şeyin ne kadar kötü bir davranış olduğunu bilemeyecektim. Bu arada, ‘’Kopya’’ diye bir kelimeyi de ilk o dizide duymuştum. Kopya kelimesi ile tanışmam da böyle ibretlik bir olay ile olmuştu. Ama sonra tokatlardan kurtuldum.Bunun hikayesi de diğer yazılara…

1,045 total views, 1 views today

“Peşin iki tokat” üzerine 1 yorum.

  1. Uğur Bey
    Sevgili Kardeşim

    Hayırlı geceler mi desem ?
    Hayırlı sabahlar mı ?
    Size, göre sizde nasıl tanım buluyorsa öyle deyiverin, kabul edelim gitsin…
    Benim için çoğu zaman olduğu gibi bugün için de saat gecenin yahut sabahın 04:04′ ü ….
    Ne farkeder ki…

    Eğitim-Öğretimile ilgili bir söz duymuşsam, bir yazı okumuşsa ve de bu konuda bir hasbuhâl duymuşsam , mevzu bir de “Ah ! ,Vah ! ve Tüh !” içeriyorsa, içim bir “Hoooş” oluveriyor…

    Yukarıda dökülen Hayat Hikâyeniz ile ilgili satırlara sığmayacak derdim-derdimiz var. Güzel Diyarımız Karaisalı’da evimiz olmasına rağmen kader çizgisinde oluşan yükümlülüklerimiz gereği, çok seyrek aralıklarla ilçeme gelebiliyorum.
    Uygun görürseniz, müsait olduğunuz bir akşam özellikle bu derdimizi ( Peşin İki Tokat ve Sihirli Deynek ) depreştirme fırsatını arzu ederim…
    Devamen, siz oradan ben buradan yazar-dilledirir ve kamuoyunun gönlüne-vicdanına sunarız İnşaallah…

    Babanız Kenan Amcamıza Allah’tan rahmet, Anneciğiniz sağ mı ? bilmiyorum…
    Mevlâm her ikisini de tüm geçmişlerimizle birlikte Hayırlı kullarından eylesin…

    Sevgi ve Saygılar sunuyor,
    Hürmetle Selâmlıyorum.

    Mustafa Gürsel ŞİMŞEK
    Eğitim Camiasından bir Kardeşiniz

Bir cevap yazın