Üretimden Gelen Gücümüzü Kullanma Zamanı

Sosyal medyada sık sık ‘’Sarı Öküz Hikayesi’’ okuruz. Sonu kötü biten çoğu olayın başlangıcı için bu hikaye örnek gösterilir. Ben bu hikayeyi ne zaman okusam şehre göç etmeden önce sattığımız sarı ineğimiz ve onun bana öğrettikleri aklıma gelir.

Zamanında her köy evinde olduğu gibi bizim de burnu parlak, kocaman burun delikleri olan, alnının ortasında beyaz beneği bulunan, iri gözleri ile saf saf bakan sarı renkli bir ineğimiz vardı. Sabah erkenden ahırın kapısı açılır, sütü sağılır ve işi bitince köy meydanında kendisini bekleyen köyün diğer ineklerinin yanına kendiliğinden giderdi. Ahalinin tüm inekleri köy meydanında toplanır, hergeleci diye isimlendirilen köyün ineklerini güden çobanla birlikte otlaklara doğru yol alırdı. Akşam olur da yayılım işi bitince evin yolunu da kendisi bulurdu. Bazı sabahlar ahırın kapısı geç açıldığı için sürünün saatini kaçırır, evin en büyük çocuğu olarak onu sürüye katmak görevi bana düşerdi. Az koşmadım sarı ineğimizin arkasından. İneği sürüye yetiştirmek sorun değildi de köye dönüş epey sorunlu idi benim için. O zamanlar araç trafiği bu kadar yoğun olmadığı için dönüşte binecek bir araç bulma ihtimali epey düşüktü. Terleye terleye eve dönüş biraz zahmetliydi anlayacağınız. O gün beni yolda görüp aracına alan büyüklerimin yaptığı iyiliği bugün bile minnetle hatırlarım.

Hergeleci genelde başka köyden bir gariban olurdu. Onun sabah kahvaltısı, öğleyin yiyeceği azığı ve akşam yemeği sıra ile köylülerce sağlanırdı. Azık çoğu kez haşlanmış patates- yumurta, incirli, peynir, zeytin ve yufkadan oluşurdu. Akşam yemeği için bazen evlere çağrılır bazen de bir tepsi içinde hergelecinin kaldığı köy odasına götürülürdü. Bazen hergelecinin yanında bizim yaşlarda bir oğlu olurdu. Genelde yırtık pırtık elbiseli, sessiz ve çekingen hergeleci çocuğuna yardımda bulunmak o küçük yaşlardaki ben ve akranlarım için içimizdeki şefkat duygusunu tatmin etmemizi sağlardı.

O zamanlar köyde tek buzdolabı köyün bakkalında bulunuyordu. Bakkal Bilal Emmi buzdolabının buzluğunda eskimo yapar çoğunlukla çocuklara satardı. Bazen sadece şekerli su ile bazen de bulduğu limonlu, gül sulu, renkli meyve tozları ile karıştırdığı şerbetten yapardı eskimoyu.

İnekler ahırı terk ettikten sonra mutlaka onların bıraktığı ve sadır denilen hayvan pisliklerini temizlemek gerekiyordu. Evin büyük çocuğu olarak da zaman zaman bu görev bana düşüyordu. Bu görev yaklaşık iki saatimi alıyor ve oyun oynamak için zamanım azalıyordu. Babam o yıllarda sadece köy bakkalının sahip olduğu buzdolabından bizim eve de aldı. Artık eskimoya para vermeme gerek kalmamıştı. Sadece şerbet hazırlayıp kargıdan yaptığım eskimo sapını içine bırakıp buz tutmasını beklemek yetiyordu. Bir buzdolabı kabından on altı adet eskimo çıkıyordu. Bir ikisini yiyince gerisi artıyordu. Artan Eskimoları ahır temizlerken beni oyuna çağıran arkadaşlara yardım karşılığı dağıtmaya başladım. Bir süre sonra yardıma gelen çocuk sayısı o kadar çoğaldı ki benim bu işe el atmama gerek bile kalmıyordu. Hergelecinin gariban çocuğu da nasibini alıyordu. En çok da o seviyordu eskimolarımı. Babadan geçme ticarete çalışan kafam ilk meyvelerini o günler vermeye başlamıştı! Bu arada yardıma gelenlerinde eskimo tercihlerini sorgulayarak çeşitlerde artışa gitmiştim. Pekmezli, sütlü, kavunlu eskimoların üretimine başlamıştım bile.

Girişimci ruhumu üniversitede hapsedip ellili yaşlarımda tekrar ortaya çıkardım ama bir sarı ineğimizi, bir gariban hergelecinin eskimo sever oğlunu bir de kavunlu eskimonun tadını hiç unutamadım. Daha altı yedi yaşlarında iken üretimin gücünü keşfetmiştim. Üreten her zaman kazanır. Zorlu geçecek Corona ile savaş sonrası gücün kimde olacağı şimdiden belli değil mi?

57 total views, 1 views today

Bir cevap yazın