Her gün iki tokat yiyip rezil olmaktansa…

Bir önceki yazımızda köyden kente göç ve uyum sorunları nedeniyle derslerimle ilgilenmemem ve bunu sonucu her gün peşin yediğim iki tokat hikayesini anlatmıştım. Peşin peşin yediğim tokatlar sayesinde dördüncü sınıf birinci dönemini sadece müzik, resim ve beden eğitimi derslerinden geçer not alarak tamamladım. Saydığım dersler dışında diğer tüm derslerim geçer notun altında idi. İkinci dönemin başlaması ile birlikte sınıf öğretmenimiz okulumuza müdür olarak atandı. Yerine ise bugün bile adını minnetle andığım Mebruze Arıkan isimli bir bayan öğretmen atandı.
Yeni sınıf öğretmenimiz bir önceki öğretmenimize hiç benzemiyordu. Daha yumuşak ve daha sevecendi. Cennetten çıkma dayak silahını hiç kullanmıyordu. Yeni öğretmen de ödev veriyordu ama yapmayan hiçbir öğrenciye dayak atmıyordu. Bu durma hiç alışık olmayan bünyem (!) bocalamaya başlamıştı. Diğer öğretmen gibi sınıfa giriyor, tüm sınıf ayağa kalkıyor, günaydın çocuklar diyor, hep bir ağızdan günaydın öğretmenim diyoruz sonrası yok! Ben bekliyorum ki oturmadan yanıma gelsin, iki tokat atsın rahatlayayım. Oturun diyor, tek tek ödevleri kontrol ediyor, sıra bana gelince ‘’Bir dahaki sefere ödevlerini yap oğlum’’ diyerek tüm motivasyonumu kırıyordu! Bu durum bir kaç hafta devam etti. Sonunda ben pes ettim ve sırf öğretmene ayıp olmasın, borçlu kalmayayım diye ödevlerimi yapmaya başladım.
Şimdi düşününce belki de şehir hayatına alışmaya başladığım dönemdi. İnsanın hem en iyi hem de en kötü huyu devreye girmişti: Unutmak!!! Zaman geçtikçe köydeki yaşantımı unutmaya başlamış şehirdeki hayata uyum süreci başlamıştı. Uyum sorunlarını aşınca ödev için de vakit ayırabiliyordum belki de. Hem, beni tokatlamayarak mahcup duruma düşüren öğretmenime karşı da ayıp etmiyordum böyle yaparak.
Sıra arkadaşımın babası o zamana göre büyük sayılabilecek bir market işletiyordu. Sıra arkadaşım okul çıkışı babasının bu marketinde çalışmak zorunda olduğunu, ödevlerini yapamadığını, ödevleri konusunda kendisine yardımcı olup olamayacağımı sordu. Ve ekledi: Marketimizden ne istersen getiririm sana! Ailemin mali durumu o dönemde iyi olmadığı için benim de bu teklife kayıtsız kalmam pek mümkün olmadı. Teklifi kabul ettim. Okul çıkışlarında hangi dersin ödevi varsa o dersin defterlerini bana veriyordu sıra arkadaşım. Ben evde önce kendi ödevimi yapıyor ardından arkadaşımın ödevlerini yapıyordum. Bu dönemde evde bulunan arızalı radyoyu da tamir ettim. Ödev yaparken de radyo dinliyorum. Radyo programları o dönemde okulumun müfredatı ile paralel gidiyor, konular bir tiyatro oyunu şeklinde canlandırılarak öğrencilerin konuyu daha iyi anlaması için yardımcı oluyordu. Bir konu hakkındaki ödevi iki defa yapmak ayrıca radyoda dinlemek oldukça öğretici oluyordu. Ödevlerini yaptığım arkadaş marketten ne ihtiyacım varsa karşılıyordu. Canım çikolata çektiğinde çikolata, muz çektiğinde muz geliyordu.
Sınıfımızda Kenan isminde bir arkadaş durumu öğrenince o da bana benzer teklifte bulundu. Onun babası ise kırtasiye işletiyordu ve kırtasiye ihtiyaçlarımı da o karşılama sözü verdi. Bu arada benden üç sınıf geriden gelen kız kardeşimin de kırtasiye ihtiyaçları karşılanmaya başlandı. Tükenmez kalemler, rengarenk silgiler, her çeşit kurşun kalemler, desenli kapaklı yepyeni defterler artık çantamda yer almaya başlamıştı.
Hem kendi ödevlerim hem de diğer iki arkadaşın ödevleri artık benim işim olmuştu ve kendimce bir gelir kapısı yaratmıştı. Ödevleri en iyi şekilde ve farklı farklı hazırlamalıydım ki tek elden çıktığı anlaşılmasın. Bu arada dersler de tam olarak zihnime kazınıyordu.
Bir gün okula bir müfettiş geldi, defterlerimize cevabını yazmak ve birbirimize göstermemek şartıyla bir soru sordu. Sanırım matematik problemi idi. İlk yapan parmağını kaldırsın dedi. Problem oldukça kolayıma gitti, hemen yaptım, parmağımı kaldırdım. Müfettiş yanıma geldi, tamam, şimdi kapat defterini dedi. Diğer arkadaşlarımın yapması için beklemeye başladı. Müfettiş sınıfta dolaşırken sınıf öğretmenimiz onun görmediği yerlerden bana işaretler yaparak diğer arkadaşlarıma da çözümü göstermemi istiyordu. Öğretmenin bana adeta hafif yalvarır tarzda kaş göz işaretleri yapması çok hoşuma gitti. Koskoca öğretmen beni muhatap alıyor ve benden yardım istiyordu. Biraz zaman geçtikten sonra sınıfta diğer arkadaşlardan bazıları da soruyu çözdüler. Zaman sona erince müfettiş bey beni kara tahtanın önüne davet etti. Ben o güne kadar kara tahtaya hep dayak yemek için davet edilirdim. O gün ilk kez taltif için çağrılmıştım. Müfettiş bey, bu soruyu bu okulda en kısa sürede çözmeyi başaran bu arkadaşınız, alkışlayın bakalım arkadaşınızı dedi. Öğretmenimize de teşekkür etti. Kara tahtaya hep dayak yemek için çıkan biri için orada alkışlanmak muhteşem bir duygu. O gün karar verdim kendi kendime: Oğlum Uğur dedim, dayak yeyip rezil olmak için çıkmaktansa alkışlanmak için çık podyuma!!!
O gün sınıf arkadaşlarımdan aldığım alkış öğrenim hayatımın da yeni rotasının başlangıcı oldu. Hem bu arada ticareti de öğrenmeye başlamıştım ve ilerdeki hayatımda özel sektör deneyimlerim için altyapı oluşturuyordum. Kolay değildi o yaşta sınıf arkadaşlarımın ödevini yapmak, sorumluluk gerektiriyordu :))

1,137 total views, 1 views today

“Her gün iki tokat yiyip rezil olmaktansa…” üzerine 1 yorum.

  1. Uğur çok güzel olmuş.Çok insan vardır ki mutlaka başarısını tetikleyen bir hikayesi olmuştur.Ben ingilizceden hep zayıf alırdım ingilice öğretmeni olmamın sebebidir,hırslandırdı…

Bir cevap yazın