Bir Köprünün Hikayesi

Yüzyıllardır olduğu gibi Nisan Mayıs ayları meşhur salçamıza dönüşecek olan biber çitillerinin bostanlara dikildiği aylardır. Bu aylarda Karaisalı köylerinden Çakıt, Üçürge, Körün ve Seyhan Nehirlerinin kenarında sulanabilecek arazilere yemeklerimize nefis tadı veren biber çitilleri dikilmeye başlar. Biz de köyde kaldığımız sürede aynı üretimi her yıl yapardık. Ne var ki bizim biber diktiğimiz tarla Körkün Irmağı’nın karşı tarafında idi ve bu mevsim Körkün Çayı zaman zaman coşkun akardı. Biber bostanına gidip gelmek her zaman sorun yaratırdı. Öğleden sonra aniden Toros Dağlarında kararan bulutlarla başlayan yağış, sabah sakin sakin akan çayı kabartır, suyun seviyesi neredeyse bir insan boyuna yakın yükseklik kazanırdı. Ben ve kız kardeşim küçük olduğumuz için rahmetli babam omuzunda bizleri ırmağın karşı tarafına tek tek geçirirdi. Sonra bir kez daha döner ve annemin elinden tutar onun da ırmağı geçmesine yardımcı olurdu.

Babamın omuzlarında su ne kadar yükseklikte olursa olsun suya baktıkça başım dönerdi. Babam düşerse suya kapılacağım diye ödüm sıdardı. Babamın omuzlarında ayaklarım kabaran Körkün’ün soğuk sularına dokunurdu. Sabahları karşıya geçerken neyse de öğleden sonra yağmurla kabaran ırmağın yüksekliği çocuk kalbimi sıkıntıya sokardı. Bu seremoni yıllarca yaşandı.

1998 yılında ilçemiz müftülük binasında muhtarlar toplantısı vardı. İlçe Kaymakamımız Nevzat Bey benim de toplantıya katılmamı istedi. Toplantının konusu köy muhtarları ile tanışma ve onların ihtiyaçları için ilçe siyasi parti teşkilat başkanları ile koordinasyonun sağlanması, köy ve mahallelerin ihtiyaçlarının belirlenerek sorunların daha kısa sürede çözülmesi idi. O gün benim yanımda koalisyon hükümetinin büyük ortağı olan DSP Karaisalı İlçe Başkanı Sami Aktoz oturuyordu. Muhtarlar tek söz alıyor, köylerinin ihtiyaçlarını belirtiyor ve yardım istiyordu. Muhtarların istedikleri birkaç torba çimento, bir iki kamyon çakıl ya da birkaç yüz kilo demir ile sınırlıydı. Bu kadar ucuz denebilecek taleplerin o sırada hemen hemen her muhtardan gelmesi canımı sıktı. Yanımda oturan ilçe başkanı ile daha fazla maliyet tutan giderler için talepte bulunulması fikrini aramızda fısıldaşırken başkan bana Emelcik ile Saklı arasına bir köprü istesene dedi. Ben de bu kadar kıymetsiz taleplerin yanında bunu dile getirmek hayal değil mi diye söylediğimde sen iste, vermeyenler utansın dedi. Başkanın bu gazından cesaretle ben de elimi kaldırdı. Kaymakam bey bana sözü verince ‘’ Böyle küçük talepleri muhtarlarımız kendi köylerinden yardım toplayarak da halledebilirler, biz daha büyük işlere bakalım. Mesela elli yıldır yapılamayan Emelcik Köprüsünü yapalım’’ dedim. Kaymakamımız bu fikre oldukça sıcak yaklaştı. Toplantı çıkışı bahsettiğim yeri görmek istediğini söyledi.

Aynı dönemlerde şimdi köprünün olduğu yerde bir çakıl ocağı işletmesi izinsiz çalışma yapıyordu. Bu çalışma ile Körkün Çayı Yatağı derinleşmiş ve köylülerin traktörleri ile bile karşıya geçmeleri imkansız olmuştu. Tarım arazileri ırmağın diğer yanında kalan köylüler mağdurdu ve bu mağduriyetlerini hem bana hem de ilçe protokolüne iletmişlerdi. Kaymakam bey de durumdan haberdardı ki benim teklifime hemen o anda olumlu yaklaşmıştı. Toplantı sonrası mağduriyetlerini bildiğim köylülere telefon ettim ve kaymakam bey ile beraber öğleden sonra saat on beş gibi ırmak kenarında olacağımızı, şikayetlerini olay yerinde anlatmalarının daha doğru olacağını ve belirttiğim saatte ırmak kenarına olmalarını söyledim.

Kaymakam bey ve ben makam aracı ile ilçe tarafından Körkün Irmağına vardık. Köylülerden de bir grup, köy tarafından ırmak kenarında bekliyorlardı. Su yatağı ile gerçekten oynanmış, epey derinleşmiş ve her zamanki hızından daha hızlı akıyordu (bir babanın çocuklarını omuzunda karşıdan karsıya geçirmesi imkansızdı !). Akan suyun sesi de karşıdan karşıya söylenen sözlerin anlaşılmasını engelliyordu. Kaymakam bey karşı tarafta bekleyen köylülere bizim tarafa gelmelerini yüksek sesle söyleyince karşı taraftan sanki öğretilmiş gibi bugün bile unutmadığım cümle duyuldu : ’’Koskoca devletin kaymakamı ırmağı geçemiyor da biz nasıl geçelim kaymakam beyyyyy!! ’’ Köylüden hiç ummadığı yanıtı alan Nevzat Bey bana döndü ve gerçekten geçemezler mi diye sordu. Ben de bizim yanımıza gelmelerinin bir saati bulabileceğini, gelmek için ya yukardaki Hacılı Köprüsünü ya da Topaktaş Köprüsünü kullanmaları gerektiğini ve onların da bulunduğumuz noktadan yirmi kilometre uzak olduğunu anlatınca epey şaşırdı. Köylülere dönerek o anda ‘’Ben sizin bu sorununuzu çözeceğim, devletin görevi bu ’’dedi. Bu diyaloglar sonrası mevcut ırmak yatağında izinsiz olarak kazı yapan çakıl ocağı işletmecisinin yakındaki ruhsatlı kum ocağı şantiyesine gittik. Bizi orada ismini rahmet ve minnetle anacağım, babamın da ortaokuldan sıra arkadaşı olan Halis Yakar bey karşıladı. Kaymakam bey kendisi ile tanışarak sorunu özetledi ve en kısa zamanda makamına gelmesi gerektiğini söyledi. Beraber bir randevu kararlaştırarak makam otosunda dönüşe geçtik. Kaymakam bey oraya yapılacak bir köprünün hangi köylere hitap edebileceği, ilçe ve köyler için hem ekonomik hem de sosyal olarak nasıl bir faydasının olabileceği ile ilgili sorular sordu bana. Ben de dilim döndüğünce yanıtladım. Küçük bir brifing verdim açıkçası. İçim kıpır kıpır olmuştu. Kabaran sularından babamın omuzunda geçerken yaşadığım korkular geldi aklıma…
Devam edecek…

579 total views, 2 views today

“Bir Köprünün Hikayesi” üzerine 1 yorum.

Bir cevap yazın